Geleceğin Güler Yüzü

12939710_559711134204692_1582234149_n

Bi süredir hayranı olduğum ve cüretkarca aramızda bazı ortaklıklar bulduğum Nikola Tesla’nın incecik kitabı “İcatlarım”ı okuyorum. Bitmesin diye, hayretler içinde, 2-3 sayfa 2-3 sayfa, hem de ara ara okuyorum. Derken bi haber: “Tesla Motor beklenen Model3’ü tanıttı”. Ben ve pozitif gelişimlerin diğer meraklıları, heyecanlanıyoruz.

Sosyal sorumluluğa hiç ihtiyacı olmayacak, kendisi bir “sosyal sorumluluk hareketi” olan bir “ticari girişim” düşün.

a4633c545686d6906daab18ac528b2d4

“Tarihteki en tehlikeli deneyi yapıyoruz biz; atmosferimizin, bir çevre felaketinden önce daha ne kadar karbondioksiti kaldırabileceğini deniyoruz..” dedi ve üzerine düşeni; elinden geleni yapmak için yola çıktı.

Tesla Motor, kısaca, 2003 yılında Martin Eberhard ve Marc Tarpenning adlı mühendislerin oluşturduğu küçük bir ekiple faaliyetlerine başladı. Firmaya ilk finansal destek şu anda şirketin CEO’su olan, PayPal’ın eşkurucusu Elon Musk’tan geldi. Musk aynı zamanda şirketin yönetim kurulu başkanı ve baş tasarımcısı. En sevdiğim, en temiz iş şekli; basit ve tek bir amaç açıkladılar ve yaptılar. Amaçlarının herkese yönelik, özellikle de ucuz elektrikli otomobil üretmek olduğunu söylediler ve yaptılar. Basitçe. Net.

Benim gözümü kamaştıran, başlangıcından işleyişine, üretiminden tanıtımına, liderinden müşterisine dört dörtlük işler.

10352722_h15508358
Musk with the Tesla Model S in Fremont on Oct. 1, 2011.

Elon Musk’ın güler yüzünü bile ayrı severim.

Bir de güzel tanıtım toplantısı yaptı ki, parmaklarımızı yememek için ellerimizi masanın altında tutarak izledik. Süre, mekan, motive olmuş dinleyiciler, Elon’un takılmadan, sade, abartısız, küçük esprilerle süslenmiş anlatımı, hatta kameranın muhteşem çekimi, müşterinin aklına gelebilecek tüm temel soruların şeffaf ve doyurucu şekilde yanıtlanması, görseller ve nihayet otomobillerin sahneye gelişi.

Elektrikli otomobil yapmak, hem de kitleler için yapmak.. Kokuşmuş petrol savaşlarına tertemiz bir başkaldırı. Siyasetin insanları aptal yerine koyduğu, teknoloji dendiğinde, -basını kolay yoldan doyurduğu için- “robotlarla korkutulmanın” ilerisine geçemeyen kaktırılmış gündeme sokulmuş bir çomak. Heyecan verici bir gelecek müjdesi; çünkü hem dünyaya zararsız, hem içinde biz de varız !

Üstelik bu otomobillerin daha birçok inanılmaz güzel, gelişmiş özellikleri var.

Gönül isterdi ki Dolar eskisi gibi 1 Lira olsun, biz de 35bin liraya alalım bitane bundan. Hadi 2 Lira olsun kasalım 70bine. Bir de çeşitli vergileri var ki, ülkemize girdiğinde 35binin 48bini bulabileceği hesaplanıyor. İmkansıza inanmayanların şevkini kırmak istemem. Bi şeyi isterseniz, alırsınız. Yine de kendi iç şartlarımızda 35bin Dolar “her kitle tarafından ulaşılabilir” gözükmüyor; lakin daha iyi ekonomilerde bu otomobil için “ulaşılabilir” sıfatı kabul edilebilir durumda.

tesla-model-3-speed-price-rumors-elon-musk
Tesla Model 3 2017

İnsanlar bu arabayı (Model3; “ulaşılabilir” olan) duydukları andan itibaren istemeye, hayal etmeye başladılar. Sokaklarda kuyrukta yatarak kaporasını 1 yıl önceden (1000 Dolar) verdiler. Otomobiller için Tesla tarafından 2017 sonunda teslim sözü verildi.

Buraya uzun uzun tüm detayları yazmayalım. Araştırmacı ruhumuz beslensin. Bu yazı, bu otomobilin size ve dünyaya sağlayacağı güzellikler ve diğer detaylar konusunda bir vesile olsun. İsteyen Google’dan birkaç basit araştırmayla daha fazla okuma yapabilir.

Derli toplu ve ilk ağızdan temel bilgi isterseniz buyrun Tesla Türk’ten Model 3’ün linki:

http://teslaturk.com/model-3/

Biraz daha detaylı bir video isterseniz bu da güzel hazırlanmış:

İştee yinee elimizde, yönetim, marka, pazarlama, reklam, PR, ar-ge, iletişim, etkili sunum teknikleri, liderlik vs vs pek çok başlıkta örnek olabilecek bir haber, gündem var. Demiş ki E.A. Bucchianeri: “Eğer insan ne yediği ise, aynı zamanda ne gördüğü ve ne duyduğudur da”. Doğru demiş. Gündeminizi SİZ seçeceksiniz.

Eee, başarı demek, orada azimli, çalışkan, pozitif bir insan, bir lider var demek. Ekip mekip elbette. Takım çalışması, tabii. Ama her güzel fikir, cesur bir vizyonerle yükselir. O yüzden bu, Elon’un da hikayesi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 Takip edilmesi, gençler ve girişimciler için yakın markaja alınması gereken bir insan, lider. Özlü sözlerine baktığımda da sadece öneride bulunduğunu değil, diğerlerinden farklı olarak can alıcı detayı verip sonuca ulaştırdığını görüyorum.

O yüzden onunla başladım, onunla bitiriyorum:

“Ben Elon Musk. İllegal bir göçmendim. Bay Trump ve onu destekleyen bazılarınız zamanında yetkili olsaydı, ülkeden atılırdım ve Zip2, PayPal, Tesla Motors, SpaceX, Solar City girişimlerim asla gerçek olmazdı. Dünyayı böyle değiştiremezdim, binlerce vatandaşa iş imkanı sağlayamazdım ve ülke ekonomisi şimdiki kadar gelişmiş olmazdı.”

elon-musk

 

Gerçek Superman: “A Year In Space”Man

12769462_541628812679591_1189429295_n

“Sometimes it’s all about the lighting.” Scott Kelly

Küçükken erkek arkadaşlarımız hep “büyüyünce astronot olmak” isterdi. Olmadı şapşikler; anne babalarını dinlediler. Anne babalar mı? O kafalar ki toplumsal şizofreniye yenikti; içlerinde “Olsun olsun da aç kalır.”, “Türkiye’de astronot olsa ne olacak?” diyen sesler vardı.

Sen çocuklarına tutkularının peşinden gitmekle ilgili destek olacak mısın, olmayacak mısın bilmiyorum ama Nasa bu sıralar yana yakıla yüzlerce astronot arıyor ve dünyanın her yerine iş ilanları gönderiyor. Hala korkma lüksün varsa, İnşallah çocukların seni dinlemez. Çünkü bu kez gerçekten onlara ihtiyacımız var.:)

 

Bir yıldır uzayda yaşayan ve asli görevi bu olan Amerikalı astronot Scott Kelly, bu sabah 11:00 sularında Kazakistan’a inmek suretiyle Dünya’ya döndü.

Basitçe, insanoğlunun 1 yıl boyunca uzayda yaşayabileceğini ispatladı.

Elimde Scott’la ilgili muazzam malzeme var. Çünkü bir yıllık uzay macerasını yaklaşık bir yıldır takip edenler arasındayım.

Aklıma ilk çektiği zorluklar geliyor. Yer çekimsiz ortamda kanın beynine hücum ettiği, daracık bi yerde yattığın, pencereden güneşin yeryüzünü aydınlattığında gördüğün bildik manzaraları göremediğin, bizimkine hiç benzemeyen bir yemek masasında bambaşka bir şekilde yemekler yediğin, sevdiklerinden, sosyal ortamlardan uzak kaldığın 1 yıl..

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Slayt Show’da penceresindeki Dünya manzarasını, yemek masalarını, eğlenmeye çalışarak yedikleri “yerçekimsiz yemekleri” (Onların nasıl sindirildiğini de düşün:)), ayrı kaldığı kızlarını ve 5 yıllık sevgilisini görebilirsin.

Elinden geleni yaptı bu süreçte hem bizi hem kendini beslemek için. Bilgi aktarmak ve sosyallik ihtiyacını karşılamak için. Ve bu elinden gelenler onu “fenomen” yaptı:)

Sosyal medyayı olabildiğince aktif kullanan Scott bir de “içerikler” üretti:) En sevdiğim çalışması da #EarthArt oldu.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

 

Yeryüzü’nün çeşitli koordinatlarından fotoğraflar çekti ve benim de favori fotoğraf çekim tarzlarımdan biri olan, renk ve “doğal deseni” ön plana çıkarmayla harika görüntüler yakaladı. Bu çalışmayı düzenli şekilde yapıp sosyal medyadan yayınlayarak da bir portfolyoya çevirmiş oldu.

Daha çok #EarthArt fotoğrafı için:

See the Best Photos From an Astronaut’s Sixth Month in Space

Scott ve onun gibi adamlar, hepimizin geleceği için ömürlerini adayan kutsal insanlardır. Ortada sadece bir iş ve bir maaş ya da sıradan bir fedakarlık yoktur. O kıyafeti giymenin kendi başına bir iş olduğunu sen de biliyorsun.

Elbette bazen askerler, tır şoförleri falan da ailelerinden, yuvalarından bir yıl gibi uzun süreler uzak kalıyor. Ancak Scott’ı biraz daha farklı kılan, dünya ile kişisel bağını oluşturan güzelliklerden mahrum kalması. Mesela güneşin “ufukta” batışına karşı bikaç derin nefes alıp, rüzgarın önden arkaya doğru boynunu, saçlarını kuvvetle okşamasına izin verip, hasretini adam gibi çekememesi, bir de kendi sağlığını da epey bir risk altına almasıydı. Bütün fotoğraflarında gözler pörtlemiş, kıpkırmızı bir suratla nasıl kanı beyninde yaşadığını falan fark edebilirsin:) Canım yaa, yıllarını verdi bi de bu mesleğe..:)

E bunun her gün bi göktaşı çarpma riskiyle yaşaması var, sağ salim dünyaya geri dönmesi var. Falan filan, buraya sığmaz. Bazı şeyleri de yazamazsın. Yazmak ifade etmeye yetmez.

Elbette zaman çok değişti. Artık bu işlemler daha az riskli, daha sık uygulanır daha hakim olunan şartlarda yapılıyor. Ayrıca uzaydan bizimle ve ailesiyle bağlantı kurdu. Ona birkaç defa ziyarete gidildi, kuryeler, mamalar, hediyeler götürüldü.

Ve bize getirdiği sonuç, insanlık adına büyük ve önemli bir adımdır. Scott diğer bir anlamda biz dünyalıların “k.çımızı kurtardı”.:)

Gerçekçi biri olsam da pozitifi konuşup yazmaya özen gösteriyorum biliyorsun. O yüzden burda ortak habitatımızın, gezegenimizin çektiği çilelerden, geldiği son durumda verdiği yaşam savaşından, doğanın gidişatından, dünyanın kalan ömrü hakkındaki güçlü tahminlerden söz etmiycem. Zaten benim yapmaya çalıştığım bunları istemiyorsak kafamızı nereye çevirmemiz gerektiğini göstermek. O yüzden bu yazıda ben de kafamı oraya çevirdim. Ve sana kaşlarımı kaldırıp çenemi hafif öne çıkararak gözlerimle ve burnumla orayı işaret ediyorum.:)

Scott “Uluslararası Uzay İstasyonu”nda( Atılgan:) ) 1 yılını geçirirken “içerik” de üretti demiştim. Bu “içerik” üretiminde Nasa’nın da payı var. Uzayda yetiştirilen ilk sebze ve açan ilk çiçeğin fotoğraflarıyla bize uzayda yaşamımızın yavaş yavaş başladığı da bildirildi.

Bu sırada bir “Marslı” da arkadaşlarının “gübrelerini” kullanarak Mars’a “Sarı Pataateees” ekiyordu:)) #TheMartian

the-martian-scott-kelly

Biliyorsun göçebelikten yerleşik hayata geçmenin işareti toprakta yetiştiricilik yani tarımdır. Yerleşik hayata geçişin “sebebi” demiyorum, “işareti” diyorum. O farklı bir şey, onu sonra konuşuruz. Sonuçta bizim uzayda olma, “uzaya yerleşmeye çalışma” sebebimiz de basitçe yiyecek ya da tarım değil.

Biraz daha detaylı bilgi için:

http://www.theverge.com/2016/1/18/10785760/nasa-space-flower-zinnia-scott-kelly-international-space-station

Scott’a, “Ben Dünya’nın bittiği yerde yaşam için bir umudunuz olsun diye güneşin güzel bi ufukta bahçemi aydınlattığını görmek yerine, Dünya’mın üzerinden dalga geçer gibi birdirbir oynamasını izlediğim, bu karanlık, bu ıssız yerde gelişim umudunuz olarak nöbetimi tutuyorum. Siz de bi zahmet bu haberlerin peşinde koşun” demek yerine sosyal medyadan bizi yakalayıp her türlü dikkatimizi çekecek emekle bizi olaya motive ettiği için teşekkür ediyoruz. Ona borcumuzu falan ödeyemeyiz. Dünyaya hiç de görevli gelmedi. Burada yaşayamadığı 1 yılı ona kim geri verebilir?

Ama onun 1 yıla satın aldığı bir şey var, işte onu ziyan etmesek, umutlu olsak, emekçi olsak, şikayet etmek yerine biz de güzel bir gelecek için kendi yaşamımızda, hemen etrafmızda ve büyük düşünüp Dünya çapında elimizden geleni yapsak fena olmaz.

Evet Dünya çapında. Neden olmasın? Her zaman, her konuda, her boyuttaki hedeflerimiz için; “Neden Olmasın?”..

b8f41297-fb2d-4407-a78d-657aae13867b-original

 

Rock’n Rolling In The Deep

 

12650768_531319847043821_438482483_n

Kabul ediyorum, yapay zekaydı, embriyolarla oynanma izni çıkmasıydı, küresel ısınmaydı derken pek çok yeni gelişme genel bir korku ve karamsarlık yaratırken, artık gündemler içinden sevindiren, umutlandıran gelişmeler çekip çıkarmak o kadar da kolay olmuyor. Ama yine de iste, bul de, her zaman bulurum. İstersek buluruz. Neyi istersek onu görürüz ve neyi görürsek hep beraber onu çoğaltırız.

Her zaman en çok hoşuma giden şeylerden biri, güç elde edip bunu insanlığın yararına kullanabilen insanlar olmuştur. Bu nedenle güçlenmekten hiç çekinmiyorum. Pek çok ünlü yaşam koçundan da öğrenebileceğin gibi, para, nüfuz, güç, insan kimse, onu iki katı yapar sadece. Dolayısıyla güç, harika insanların elinde harika haberlere dönüşür.

Adele de her şeyiyle muhteşem bir ünlü. Muhteşem sesi, nefis şarkıları, albümlerindeki başarısı, imajı, duruşu, zevkleri, içtenliği, görünüşü, gülüşü, eğlenceli karakteri, derin bakışları, fotojenikliği, her şeyiyle.

Oldukça büyük satış rakamları, rekorlar, büyük ün, büyük para, dolu bir program… Her zamanki gibi Adele’in ünlü olma hikayesiyle, ailesiyle, özel hayatıyla falan ilgilenmiyorum. Adele’i Vizyoner Gündem’e konuk etme sebebim, “ırkçı” olarak tanınan, Amerikan başkan adaylarından Donald Trump’a, artık şarkılarını vermeyeceğini açıklaması.

Beni her zaman, sanatçıların, gazetecilerin, iş adamlarının, zenginlerin ve ünlülerin, tarafsız olmasından ziyade, toplumun iyiliğine ve dünyanın geleceğine cesurca taraf olabilmeleri etkilemiştir.

Şurada da Time’a verdiği, cesur cümlelerle dolu nefis röportajı sunuyorum. İçinden bir şey almak için ayıklamakta zorlandım. Bence herkesin, hepsini okuması lazım. Zira insanlık, ünlü olmak, etki gücü, bakış açısı, pazarlama, marka, gelecek gibi pek çok konuda müthiş sağduyu sağlayabilir:

Adele on Motherhood, Social Media and Breaking Records

adele-final

Yaşamımın sorgulamaya başladığım ilk döneminde uzunca bir süre sessizliği ve tarafsızlığı deneyimledikten sonra, ben de bazı görüşlerin arkasında durmam, bazı konularda kıpırdamam ve ses çıkarmam gerektiğine karar verdim. Kimseyi etkilememeye değil, elini taşın altına koyup, sorumluluk alıp, cesur olup, yapabildiğim kadar yol göstermeye, kurtarmaya ve yükseltmeye inandım. Dolayısıyla bana göre, ellerinde ne kadar güç varsa insanların bunu genel bir iyilik için kullanmayı seçtiği eylemler, yaşam içindeki asıl özel eylemlerdir. Büyük güçler elde edenlerinse, politikacılara karşı dikkatli olmak ya da kendine çalışmak yerine bu gücü genelin faydasına kullanması, daha da güzeldir.

12650722_531413500367789_1954442079_n

Donald Trump, kısaca belirtmek gerekirse, seçim kampanyasının önemli bir bölümünü göçmen ve mültecilere karşı sert bir tutum sergileme vaatlerine dayandırıyor. Bu da tabii bazı sert söylemlerinin “ırkçı” olarak nitelendirilmesi sonucunu doğuruyor. İşim Donald Trump’ı eleştirmek değil. Tüm dünyada her yere kendi adıyla (Trump) bina diken bu çılgın zenginin milyonlarca insana hayrı dokunmuş olduğu bir gerçek. Sonsuz teşekkürler etmek lazım. Şu anki politik görüşlerini ise desteklediğimi söyleyemeyeceğim.

Donald-Trump-Adele-640x427

Donalt Trump’ın seçim kampanyasında bugüne kadar Adele’in “Rolling in the Deep” ve “Skyfall” şarkılarını kullandığını biliyoruz. Adele’in tabii önce hayranlarından bir tepki ve istek geliyor. Adele’in hayranları deyince de 7’den 70’e baya dev bir kitle. Ama herkes bir seçim yapma hakkına sahiptir ve Adele hayranlarını dinlemeyi seçiyor. Ve Trump’a bundan sonra seçim kampanyalarında hiçbir şarkısının kullanılmasına izin vermediğini açıklıyor.

Abartmıyoruz; 7’den 70’e, baya dev bir kitle:)

 

.Kaç nesli etkileme gücüne sahip, düşün. Gözden kaçan bir ayrıntı; ancak onun gibi etki gücü olan insanların neye inandıkları, ne düşündükleri, ne yaptıkları, mevcut nesilleri etkiler ve geleceği şekillendirir.

Bir güzelliği keşfettin mi, yakasına yapışacaksın. Sağından solundan, etrafında dolaşıp inceleyecek, anlamaya çalışacak ve onu çoğaltmanın yollarını düşüneceksin. Zafer önce düşüncede, planda kazanılır. O zaman bu olay üzerinden 1 düşünelim; eğer harika insanların etki gücü büyüdükçe, dünyanın iyiliğine katkıları da artıyorsa, bil bakalım senden beklenen nedir?…

 

Bir “Hi”dan Fazlası Söylendi

12650347_528506100658529_2113740975_n

Çocukluğundan beri dalga geçiyorlar; ama o gelişerek devam ediyor. Nokta. Aslında hikaye bu kadar. Ne kadar az ve öz, o kadar iyi anlaşılır. Ama ben de bir “Hi”dan fazlasını söylemek istiyorum:) Bunu hak ediyor.

Nasıl oldu da Türkiye’de bile alay konusu oldu bilmiyorum. Şu anda 21 yaşında olmasına rağmen yıllardır müzik piyasasında, milyon dolarları var ve bizler yıllarca onunla dalga geçebildik. Saf mıyız neyiz.:)

Hepimiz biliyoruz o kötü esprileri. Yaptık da bir kısmımız: “Sana bir iyi bir kötü haberim var. İyi haber: Justin Bieber kaza yapmış. Kötü haber: Ölmemiş”..:)) Ne diyim:) Çok yaratıcı:)

Halbuki hayat hikayesine ve kariyer çizgisine baktığında bir müzik yarışması kazanarak olaya başladığını ve başta Youtube’a yüklediği videolar olmak üzere, menajerinin onu keşfetmesi, ilk tekliğinin 100’lük listelerde 80-90 parçayı sollaması gibi, hep beğenilerek ilerlediğini görüyorsun.

He he he; işte listeleri alt üst eden ilk teklik:) Usher Abisinin de desteğiyle yükseliş başlıyor…

Neyse burda önemli olan Justin’in psikolojisinin yetişkinlere taş çıkaracak şekilde bu kadar acımasız bir eleştiri ortamını kaldırabilmiş olması. Kendisini tebrik ediyorum.

Aslında işte asıl o noktada asla bırakmayacaksın. Düşünsene; o işi yıllardır yapıyorsun. Ses açılmış, eğitilmiş, ilk sıkıntılar atlatılmış, yıllarca her gün şarkı söyleyen birinin sesi nasıl güzelleşir, biliyor musun? Şimdi de kendi yıllardır severek yaptığın şeyi düşün. Burdan dönemezsin. Hayır dönmeyeceksin..:) Başarıya en yakın sensin ve kendi tarihinde en yakın noktadasın…

justin-bieber-album
İlk ve son albümlerinin kapakları

Bir “Belieber” olmasam da (Sözcüğe bak, sevgiye gel:) ) Justin hakkında da bir şeyler söylemeyi yıllardır istemişimdir. Ama işte hep bu insanların “ilk çok lezzetli işlerini” yapmalarını bekliyorum sanırım. Nihayet en son albümü benim bile damak tadıma hitap etti, kadife sesinden onlarca kez dinlediğim “Where Are Ü Now” şarkısının sözleri beni benden aldı ve yorumuyla da birleşince o an Justin hayranlığımı da kazandı. (Usher’a, Nicky’e ve Skrillex’e de teşekkürler:))

Bütün sözler büyüleyici, baştan sona; ama en çok…

“I showed you the game everybody else was playing, that’s for sure
And I was on my knees when nobody else was praying, oh Lord”

“İnanılmaz güzel ifade etmiş yazan” dedim ve bir baktım ki bu arkadaşlar hep beraber yazmışlar..:)

  • Justin Bieber
  • Sonny Moore
  • Thomas Wesley Pentz
  • Karl Rubin Brutus
  • Jordan Ware
  • Jason “Poo Bear” Boyd

E tabii, bu kadar anlamlı sözleri olan bi şarkı için anca..:)

Bu arada “Belieber” sözcüğü Bieber-Believer sözcüklerinin bir harmanı. Fanlarının kendileri için ürettikleri bir isim. “Believe” yani “inanmak”tan geliyor, aynı zamanda bu albümlerinden birinin de adı. Belieber’lar “I am a Belieber because i respect Justin Bieber and I believe in him” şeklinde bir cümleyle ona bağlılıklarını ifade ediyorlar. Sana bu kadar inanan var mı?:) Yani kişi sayısını demiyorum:) Hani dalga geçerken iki kere düşünmek lazım..:)

beliebers-family-justin-bieber-Favim.com-435000

Ayrıca Justin Nicky Minaj’la birlikte seslendirdiği ve yüksek izlenme/dinlenme kaydeden “Beauty and A Beat” şarkısının klibini de kendi çekmiş.

İşte burdan bakınca “Ayyy, bi ‘Hi’ bile demedi” diyorsun. Dalga falan geçiyorsun. “Kimse değil” sanıyorsun. Bunlar hep önyargı. Başarılı insanlara yakından bakmak lazım. Diyorum ya; ben en çok sabırlarına hayranım.

Hiç şüphesiz, bazı insanlar, zorlayıcı dış şartlara dayanabilmelerine yardımcı olan, hayatlarını ördükleri bazı şeyler keşfedecek ya da üretecek bilgeliğe sahiptirler. Justin’in de kendisini hiç bırakmayan bir annesi, ara sıra hayatının zorluklarını anlatarak insanlarla dertleştiği kitapları, bir de muhtemelen, açılan kapılardan uyumla geçmesinin göstergesi; akışta olma cesareti vardı. Ayrıca söylediği bazı sözlere bakınca zekasından da hiç şüphe etmiyorsun.

Başarı da kolay şey değildir:) Kimse düşünmez ki, 15 yaşında bir çocuk, kucağında bir sürü ödül, bir dünya turnesinde, olası bir sürü değişik olaya, yola ve çocukluktan uzak uzun bir zamana nasıl dayanır?

“Bir ‘Hi’ bile demedi” deyip olayların ardından insanları, özellikle de ünlü ya da başarılı insanları damgalamak kolaydır. Ve yaygındır. Ancak kimde pırıl pırıl parlayan bir başarı görürsen bil ki onun bir oraya geliş hikayesi de vardır.

Cem Yılmaz’ın;

“Başarılı insanların ortak özelliği, it gibi çalışmalarıdır.”

sözü bana göre de epey doğrudur. Yüksekler daha fazla emek ister. Orada tesadüfler eseri bulunmaz kimse. Tam tersi;

“Herkes oynarken, onlar bize oyunu öğretmiş

Ve herkes vazgeçmişken onlar dua etmeye devam etmişlerdir.”

Belki de asıl soru, “Onların ihtiyaçları olduğunda bizim nerede olacağımız”dır.

Belki de Belieber’lardan öğrenilecek önemli bir şeyler vardır…

 

Batan Geminin Yükselen Efsanesi; Derin Mavi

12528081_523621737813632_944492917_n

Çoğu insan başarıya kolay kolay ulaşamaz. Zenginliğe, tatmine ve şükrana da. Neden?

Bunlar, birini bulduğunda diğerini besleyen şeylerdir. Birbirini seven, birbirini tutan şeyler. Hepsi de yüksek frekans ortamında yaşar. Biraz gerilerek, sabır ve çaba göstererek, ileriye uzanman gereken bir yerde.

Oysa çoğu insan çok daha gerilerde, başlangıçlara yakın bir yerlerde, kaygıya, tepkiselliğe, başarısızlık ve istenmeme korkusuna, telaşa yenik düşer. Pes eder. Etrafta, fark edilmeye başladığın andan itibaren dikkatlerini üzerine çevirecek ve sana değişik şekillerde “taşlar” atacak bir sürü insan vardır. Hepsi de düşük frekansın oralarda bir yerlerde yaşarlar. Başarıya, tatmine, şükrana ve zenginliğe ulaşamayan insanlar. Ve pes edersen, sen de onların arasına düşersin.

Tüm bunları göğüsleyip “en az replikle” denizinde seyreden kaptan, yüksek frekanstaki ganimetlere doğru ilk yolunu tamamlar. Elbette yol devam edecektir ama, ganimetlere bir kez ulaştığında, olayı daha iyi kavramıştır; artık farklı bir yolculukta seyredecektir. Arada bir dalgalar yine kudurur, hava yine bozar, korsanlar yine sırıtır kirli dişlerle; fakat gemi daha sağlamdır artık. Çünkü kaptan daha sağlıklıdır. Daha güçlüdür. Daha farklı yerlere cesaretle kırar dümeni.

Peki Di Caprio, Golden Globe’u bir kez daha kucakladıysa ne olmuş?

“First they ignore you. Then laugh at you and hate you. Then they fight you. Then you win.”

“Önce seni görmezden gelirler. Sonra gülerler, nefret ederler. Sonra seninle savaşırlar. Sonra sen kazanırsın.”

Bu söz onun yaşadığı sürece cuk oturuyor.

Oscar’a ilk adaylığından bu yana öyküsünü izliyoruz ve bir yerden sonra medyaya yansıyan görüntüleri hatırlıyoruz. Önce acıdılar. Sonra gif gif güldüler:) Sonra iyice alaya aldılar. Sanki epey uzun bir süre, misal ihtiyar, eski bir oyuncuya dönene kadar Oscar alamayacak gibi gördü bazıları sanırım.

Kimsenin günahını almayalım; bazı konuşanların arzusu da bir an önce bir Oscar alması. Çünkü çok kere yaklaştı ve bir kısmımız onu Oscar’a layık görüyoruz.

Golden Globe, Oscar hak edenler konusunda epey ışık veren bir kaynak ve bana sorarsan kendine üst üste böyle bir ödül çeken ya da çok kez bunu hak eden (hangisine ağırlıklı olarak inanıyorsan; ben ikisine de inanıyorum) bir insan, devamı için de hazırdır. İyi bir frekansa ve aşamaya gelmiştir. Son ödülünü almak üzere konuşmasını yapmaya çıktığında tüm arkadaşlarının bu konuda belli olan sabırsızlığı ve desteği, heyecanı, bir başka işaret.

Ayrıca bu ödül meselesine de kafayı fazla takmamak lazım. Zaten bi şeyi hak ettiğinde herkes bunu görmeye ve inkar edememeye başlıyor. Seninle beraber, hak ettiğini sana doğru çekiyorlar. Destek geliyor.

Kişisel tahminim kısa zamanda, bu yıl ya da önümüzdeki bir iki yıl içinde ilk Oscar’ını alan Di Caprio, daha da çok Oscar’ı kucaklayacaktır.

Ben onun nesini örnek görüyorum? Neden bugün burada onu konu ediyorum? Her zaman ondan bahsetmek istemişimdir. Onu ilk dikkatlerimizi çektiği Titanic’ten beri izliyorum. Sürekli ödül alır, sürekli ödül adayı olur, çok dokunaklı, içten, yumuşak, insana dokunan bir ses tonu ve sakinlikle konuşur, çok sakin ve tutarlı bir duruş sahibidir. Ve ah evet, o bakışları; oldukça derin ve derininize işleyen bakışları, adeta “Ben çok daha başka biriyim ve başka bir yolculuk yapıyorum, acelem de yok” der. Elbette olabilecek en kibar lugatla.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Onun bir Angelina Jolie’si ya da bir Kim Kardasian’ı yok. Sahne şovları ya da taklit yetenekleri yok. Kendini imajlamak için kullandığı büyük göğüsleri, çılgın giyim tarzı ya da aşırılıkları yok.

Onda sessiz, derinden sadece işini yapan ve her türlü eleştiriye, saldırı ya da ucuz şakaya karşı susan, susan, susan, asla duruşunu bozmayan adam karakteri var.

Bununla birlikte güleryüzünü, efendi tarzını, içten, dostane yaklaşımlarını hep koruyor, hiçbir şeyle bozmuyor.

Tabii onun da var bir sosyal sorumluluğu. Gözleri engin denizleri aratmayan Dicaprio, sosyal sorumluluk olarak çevreciliği seçmiş. Bio’larında da “actor and environmentalist” yazıyor. Bütünlüğüne uygun bir seçim.  Zaten bizim derin mavinin işi ya mavi göklerle ya mavi denizlerle:) https://www.instagram.com/leonardodicaprio/

Sonuç olarak, kişiliğin oturması, oyunculuğun tecrübeyle pişmesi, insanın kendine bir çizgi seçmesi, bazı şeylerin idrakına ermesi, kendisi derinleştikçe o derinliği işine de yansıtması, zaman alıyor. Ama fazla zaman almaması ve en güzel yıllarında yüzünün gülmesi için insan, “tepkisellik” tuzaklarına fazla takılmamalı. İşte bu yüzden Dicaprio benim adamlarımdan biri. Sessizlik ve çalışmak her şeye en iyi cevaptır.

leonardo_dicaprio_105107
10 Ocak’ta Golden Globe aldığı film; The Revenant

Böyle zamanlar, bir efsaneye dönüşeceğini hissettiğimiz insanları daha iyi tanımak için muhteşem fırsatlardır; bakışlarıyla adeta derinimize inen Dicaprio’nun derinine inmek için buyur bir göz at:

https://tr.wikipedia.org/wiki/Leonardo_DiCaprio#.C3.96d.C3.BClleri

Ve işte Dicaprio efsanesinin, IMDB’deki puanlamaya göre ilk on filmiyle, Oscar’lık performansına doğru yükselişi. Bunları arka arkaya izlediğinde, şimdiye kadar Oscar almamış olmanın ve hala devam edebilmenin ne kadar büyük bir olgunluk gerektirdiğini de hissediyorsun. Bana kalırsa “The Aviator”la ayakta alkışladığım, “Sıkıysa Yakala” ile büyük keyif aldığım “Muhteşem Gatsby”nin etkisinde kaldığım, “Para Avcısı”yla parmak ısırdığım, hep iyi yönetmenlerle çalışmış ve bir korku filmini yükseklere taşımış Dicaprio, “Başlangıç” gibi bir filmin senaryosunu anlayıp oynayabildiği için bile Oscar’ı hak ediyor:) İyi seyirler…

Tencerem Var Tavam Var; “Oldu” Çünkü Azmim Var

12498822_521044274738045_1311203868_n

“Açıkçası, özel birisi olduğumu düşünmüyorum. Bende süper zeka ya da dahilik diye bir şey yok, sadece arkadaşlarımdan daha fazla azmim var.”

Vay be..

Yaptığı şeye mi, ettiği lafa mı şaşırırsın; Einstein’ın sözlerine epey yakın…

Ben hiçbir şeyi yaşla ölçmüyorum artık. Ama hani alışılagelenin dışında kaldığı için, bu konuda neden böyle düşündüğümü size İsmail’in aracılığıyla biraz daha anlatmak isterim.

İsmail Günaçar, 17 yaşında ve Cincinati Bio-Kimya Bölümü’nden mezun oldu. Ailesi o küçükken Türkiye’den ABD’ye göç etmiş. Ama ailesiyle pek ilgilenmiyorum. İyi imkanları/ailesi olup değerlendiremeyen, “kötü” imkanları/ailesi olup, onu bile değerlendirenler var çünkü. Ben yine doğrudan İsmail’le ve onun söyledikleriyle, yaptıklarıyla, bakış açısıyla ilgileniyorum. Her ne kadar kendisi ailesine, babasına müteşekkir olsa da.

dee757f7ab831165387389110ac4c902

Şimdi, olan şu; İsmail lisesinde okurken, lise sonlara üniversiteden ders alma imkanı verilen bir programı yakalayıp katılmış. Üstelik, bir şekilde, lise 1’deyken bu dersleri almaya başlamış. “12 yaşında Cincinnati Üniversitesi’ne gidip ders aldım” diyor.

Ben ABD’yle de ilgilenmiyorum aslında. Ben bu tabloda, “Dur” diyen yokken “Neden olmasın?” demiş, yürümüş, ilerlemiş bir genç görüyorum. Herhalde İsmail o dönem ABD’deki ne tek liseli genç, ne de tek Türk genciydi.

Aldığı dersleri saymadan büyük bir iştahla okumuş, okumuş, üniversiteye girince de alması gereken kalan dersler azıcıkmış artık. Onları da verip 17 yaşında mezun olmuş.

hospital
The University of Cincinnati student ID card of Ismail Gunacar. The photo was taken when Ismal was just 13 and a freshman at the school. Photo by Leigh Taylor

Bu çocuğun derdi engelleri aşmak ya da bir şeyleri bitirmek, bir yerlere girmek ya da bir şey olmak ya da belgeler elde etmek değilmiş; İsmail iştahla öğreniyor.

“Kariyeriniz nasıl şekillenecek?” diye soruyor “sistem kafası” mikrofon uzatarak, İsmail: “Bio-Kimya’yı çok seviyorum” diye lafa başlıyor.

“Tam olarak nerde uzmanlaşacağımı bilmiyorum” diyor. Umrunda da değil  şu an için bence. “Mesele” değil. Nasıl olsa yeteneği ve ilgisi, özel olarak sahip olduğu şeyler onu işin bir koluna kanalize edecek.

“Ama Amerika’da imkan bulmuş, yapmış” mı diyeceksin?

Şu videoda konuşan üniversite rektörünün ağzından İsmail’i bir dinleyelim, eksiklikleri bile fırsata çevirebilmenin nasıl mümkün olduğuna ve başarılı insanların nasıl daima anlatılandan fazlası olduğuna bir bakalım:

Elbette orda da bazı kurallar, engeller var. Amerika’da tıp fakülteleri 22 yaşından itibaren öğrenci alıyormuş.  Yine de İsmail diyor ki: “Bu arada ben de yüksek lisans yapıp bio-kimya araştırmalarıma devam edicem”. Tam bir bilim insanı kafası. Tam bir “durdurulamaz” insan:)

Dahası, onu burada yeterince derin bir bakışla tanımamış ve tanıtmamışlar henüz; o kendini web sitesinde “Young Scholar. Ambitious Researcher. Web Developer” diye tanımlamış. Yani o bir kez daha, anlatılandan daha fazlası.

hospital
Photo by Leigh Taylor

Belki bize de “bol” aslında, burda içine zor girdiğimiz “elbiseler”? Belki daha çabuk ve kolay başarabileceğimiz şeyler için bize fazla bile zaman veriliyor, çok uzağa konuyor bitiş çizgileri? İsmail belirlenmiş bitiş noktalarına bakmamış, yani gösterilen bir hedefe kitlenmek yerine, öğrenme iştahının doğal akışına bırakmış kendini. Kendi hedeflerini belirlemiş.

Yok mudur yani sende bende İsmail’deki kapasite gerçekten?:)

Aranızda bir sürü, evinde adeta üniversite bitiren bilim insanları var, biliyorum. Onlar şimdi okuyunca “Evet” dediler ve gülümsediler hemen.

Ben “Devam edin” demek istiyorum şu an onlara. Hani burda bir kardeşiniz daha var, ABD’de okumuş; bir kardeşiniz daha var, onu yazmış:)

İsmail, Aziz Sancar, Elon Musk ve Oliver Sucks’ı örnek aldığını söylemiş. Başarılı insanların neredeyse bütün özellikleri onda da görülebiliyor; kendisine kendinden ilerde örnekler belirlemiş. Bir yol, bir duruş da seçiyor örneklerle birlikte.

amerikadaki-genc-turk-ogrencinin-muthis-basarisi

Ben Türk’leri aşağı görüp de “Aaa, bakın bizden de başarılı insan çıkıyor” diye aşırı sevinen biri değilim. İsmail’i anlatma sebebim, tam tersi, Türkiye’de çok fazla “Ama yabancıların imkanları farklı, ama şu, ama bu” diye konuşulan ortama denk gelmiş olmam. Kapasitemizi küçümsüyor olmamız. Onların bazıları oldukça zor insanlar; İsmail’in de başka şansları olduğunu, bu sayede başardığını söyleyecekler.

Ama ben bizim için de mümkün bir “bakış açısına” dikkat çekmek için yazdım. Ve biliyorum ki, anlayan anladı.

İsmail’e daha yakından bakmak için web sitesi: http://ismailgunacar.me/

Sosyal medya hesaplarının adreslerini de bulabilirsin. Instagram’ında da güzel fotoğraflar var ve herkese açık şu anda. Ben de takip ediyorum. Ondan çok şey öğrenebileceğime eminim.

İsmail’in web sitesinde ana sayfada yazan sözle bitirelim:

“A ship in harbor is safe, but that is not what ships are built for.” – John A. Shedd

Bence doğru söylüyor; gerçekten azimli biri.

Dünyanın Duyduğu Islık

12399336_518649908310815_1778782421_n

“Sakız patlatabilir misin?”, “Islık çalabilir misin?”…

80’lerde 90’larda, büyümekte olan çocuklar için, “büyük beceri” işleriydi.

Şimdi birer yetişkiniz ve sorsam bunları sana dersin ki, “çocuk oyuncağı”. İşte o nokta bizim, çocuk olmanın basit, büyüleyici, yaratıcı ve dev sonuçlar vaat eden dünyasından, ruhundan kopup, “yetişkinlik” adı altında kendimizi bir ezbere kaptırdığımız nokta.

Teaching-Kids-How-to-Whistle
Dudaklarını “ü” diyecekmiş gibi büz -hatta bir kez “ü” de- ve dudaklarını hiç bozmadan “ü” sesi çıkarmak yerine tüm gücünle üfle:)

Yaratıcılık gerektiren işlerde çalışanlar ve kendi alanında ufak ufak, büyük hedeflere doğru seyredenler, beni ilk anlayanlar olacaktır. Yaşam koçları için, işin küçüğü büyüğü yoktur. “Kendin için doğru işi seçtin mi?” sorusu vardır.

Bir şeyi en iyi sen yapıyorsan ve bundan büyük keyif de alıyorsan, yapmalısın bence. İhtiyaç mı? Bak ben sana ihtiyaç hakkında çok basit bir şey söyleyeyim: Yemek, içmek ve nefes almak gibi “yaşamsal biyolojik faaliyetleri sürdüren eylemler” hariç, geri kalan her şeyin “ihtiyaç” olduğunu biz uyduruyoruz. Dünya insanlığı olarak, neyin ihtiyaç olduğuna biz kendimiz seçip karar veriyoruz. Ben seni, her gün 5 dakika güzel bir ıslıkla şarkı dinleyip dinlenmeye ihtiyacın olduğuna ikna edebilirim. Hele ben faydasını görmüşsem, inanmışsam, daha kolay.

Gelelim işin şampiyonu, Chris Ullman’a. Her zamanki gibi yeriyle yurduyla, geçmiş yaşamıyla pek ilgilenmiyorum. Bu adamın dikkatimi ilk çekme sebebi, ıslık çalarken giydiği şık takımı, papyonu, traşı, düzgün taranmış saçları ve özenle seçilmiş gözlüğü, yani profesyonel ve özenli görüntüsüydü. Birilerine göre küçük bir işse de ıslık çalmak, ona göre öyle değildi belli ki. Ben de o yüzden onu ciddiye aldım ve bağlantıyı tıklayıp dinleme merakı, isteği duydum. “Onun çaldığı” ıslığı, dinlemek istedim.

Islık yaa, ıslık. Cem Yılmaz’ın gösterilerindeki tuvaletçi baba ile oğul hikayesini hatırlarsın. Cem üstat der ki “Yaptığın işte çizgiyi sen kendin belirlersin.”

Chris başkana ıslık çalmış, arkasına elleri kalpte bir sürü insanı dizip ıslıkla ulusal marşı çalmış, 4 kez işin şampiyonluğunu almış. TED’e çıkmış. National Geographic onun belgeselini yapmış!

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çünkü çok çok önce Chris işini ciddiye almış. İşte Chris’le bu yüzden ilgilendim ve yine, büyüteçle büyütülmüş, bilinçaltımıza saldıran bir sürü haberin arasında, böyle muhteşem bir detay gözden kaçmasın diye, senle paylaşmak istedim.

“I whistle, because it brings joy to people. It brings joy to me !” diyor Chris. Başka soru? Gerek yok, değil mi?

Bu kadar “basit” bir sebeple yola çıkıyorsun ve bir gün fotoğrafının, videonun altında “İşte dünyanın en iyi ıslık müzisyeninin sesi” yazıyor.

tdsfddddre-65

İlla onun bakış açısıyla bakmak ve ciddiye almak istersek, düşününce bulamayacağımız şeyler değil; ıslık sevdiğimiz pek çok şarkıyı güzelleştirir. Ünlü müzikallerin, klasik filmlerin karakterine işler. Ürkütücü yerlerden geçerken korkmamak için çalarız. Pek çok kültürde hatta kendi aramızdaki küçük oyunlarda iletişim aracıdır. Kızı babası duymadan evden dışarı çağırmak için ıslık çalınır:) Dünyanın en dinlenesi müzisyenlerinden; “kuşlardan” alınmadır. Kendi kendimize keyiflendiğimizde en çok yaptığımız ortak şey, ıslık çalmaktır.

“Whistler” diye bir iş, bir title, bir sıfat, bir kategori var. Ullman’ın isminin altında yazıyor. Onun ya da onun gibi “ıslık sevdalılarının” sayesinde.

Bu vesileyle, hani belki farkında değilsindir ama, yaptığın işe herkesten önce “sen” yeteri kadar inanmıyorsundur belki diye, bir kendi içine göz at isterim. Çünkü kanatlarını yeteri kadar açarsan, sen de uçarsın.

Bir de benim gibi, Chris’in ne kadar uçtuğunun ve neler gördüğünün daha geniş açılı hikayesini öğrenmek için, TED konuşmasını dinleyebilirsin. Ne de olsa yavru kuşlar uçmadan önce uçanları izler.